Çağımızın vebası; İlgisizlik hastalığı. öylesine kanımıza işlemişki, iliklerimiz arasında yer bulmuş kendine. Kronik bir durum, kaçış yok. Ancak büyük yeraltı sığınaklarında numuneler tutabiliriz belki, gelecek kuşakların işleyip algılayabilmesi adına. Kaldırım taşları o kadar mı sevimsiz ki bakmaz oldu kimse. Duvar gibi değil peki, omuz omuza vermiş bir örgüye benzemiyor mu. Alışkanlıklardan öteye, bir köy var ancak bilirsiniz. Görenlere sormayı deneyin neye benzediğini tahmin etmek için. Bunun için, neyse artık sığınamadığınız dağlar dolusu eşkiya, onlara yalvarın. Sokaklar dolusu oldu işşizlik, sığınmaz oldu gökyüzü bir nebze. Havalar erken soğudu bu mevsim.
Geçmişten yansımalar gibi kalmıyor mu, önünüzde duranlar. Milyonlarca yıl öncesinden seslenen görüntüler yüzler. Çocukluğumu hatırlamaya uğraşıyorum, ne yokmuş orada bulabilmek adına, şimdiden feragat edebilirim sanırım bir süre. Bulmak beni tedirgin etmiyor, onu dolduramayacak olmak sıkıntı verici. Peki bu noktada kimden ne kadar borç alabilirim. Aslında istediğim tam olarak bu değil. Kendimce ışığını hayatın bir süre önce buldum. Kimseyle paylaşmam o çok ayrı, gülümsemem yeter sanırım, ve parlayan bakışlar. Her şey bu kadar ortadayken, nasıl olur da dünyanın kalanı anlayamaz bu mutluluğu. Bu kadar içine dönük değilim, olmadım, olmam. Sırt üstü uyandığım da olmuyor bir sabah yatağımda. Ama kaçabilecek yer aradığımda ilk döndüğümde kendisidir her zaman. Anne şefkatine hasıl, yabancı sevgisiyle yoğrulmuş.
Bir ilginç tarafı da var ilgisizlik hastalığının, sanırım buna tanrı sendromu diyebiliriz. Parmağımı şıklatmam, aslında dürüst olmak gerekirse ağzımdan çıkan sözler, buna sebep yer yer. Aynı amaç için bir araya gelmiş, dürüst erdemli insanlarda bulunabiliyor bu yolla. Fakat hep birlikte gözümüzün önünü görmekten, komşuyu işitmekten aciz de bırakıyor. Çok bencilce, çok içe dönük kaba.
13 Aralık 2008 Cumartesi
İnattır Sevmek
İnatçıyız biraz. İçten geçene kadar, her şeyi özü arayış olarak isimlendirebilecek kadarsa kendini beğenmiş. Gerçekliği özümseyebilmek zaman alır bende kabul ediyorum fakat gerçekliği oluruna bırakamamak nedir. Bu noktada kadim ataların, savaş naralarını tekrarlamaya başlıyoruz. Alınan, verilen, içilen çoğu ant, bizi biraz daha evrim batağına sokuyor. Modern insan nerede, nasıl saklanıyor merakı içindeyim. Her ölçütün özel muhafaza bir karşılığı vardır sonuçta. Erdemlerin neye benzediğini ondan biraz öğrenmeliğim. Yoksa o da değişime karşı duramayacak. Birbirimize, görünüşten daha fazla benziyoruz aslında. Zihinler ayrı, ellerin emeği kabiliyeti farklıyken nasıl ve nereden çıktığını mı soruyosunuz. Belki saçmalıkları düzmenin zamanı geldi bile. Tüm uğraşlarınızı tarihin bir yerlerine gömün, inançları girişte bırakın, zihinleri yokluyoruz artık, yasaların üzerinden bakamayarak. Devlet, her nasıl oluyorda, kendi inadına isim verebiliyor. Bu yetkiyi kolluk kuvvetleri vermiyordur umarım kendine. Ya da temsil hakkı bunu sağlıyor olabilir. Politik yalanları ayrı bir jargonda değerlendirmeye gerek yok. İnancımıza sarılan kişileriz, ve bu bizi fırtınalardan kurtarır diyenlerin, aciz inadıdır yanlız. Öldürün insanlığınızı diye feryat günleri de gelebilir. Ne kadar uzaklaşılabilir peki, doğanın bize sunduğu binbir türlü yalandan. Yer çeker doğru, peki zaman çizgilerinde geriye giderken, yer ne kadar itici davranabilir. Kayıt mı var bir yerlerde ne. Kalpleri yoklanın anlamı bir yerlerde hala önemli olmalı. Kaybettiğimiz sevgimiz var, bir vakaadır artık bu halbuki, hatıra dediğimiz derinliğin içinde geriye serptiğimiz uzun bir yol var ondan. Tüm sevgisizler, sevemeyeceğine kendini inandırmış olanlar, geçmişinizi tartmayı bırakın, olurunda ve akışında madde ve enerji arası denge var. Uzaklarda bir yerlerde, hala sevebilenler var.
04 Kasım 2008 Salı
Osilastik Kosmos
Kaybolan her şeyin geri dönebildiği bir yer olmalı kozmozda. Bir kitap, büyük bir amaç ya da benzeri sanırım her şeyin. Ve insanların çokça uğramadığı, hatta belki de kabul bile görmedikleri. Hayallerin bulutlarıyla çevrili, gizemli, erişilmez. Her istenmeyeni oraya koyan birileri olmalı hatta aramızda gezinen bazıları. Kayıp kalmasından bir takım şeylerin kazanç elde edenler. Peki kim bu bizi bizden iyi tanıyıp, bizden bir adım önde, bizden bir boy geride işleri çevirip, bizlere sezdirmeyen. Garip bir şekilde bu gibi bir yaklaşımdan yoksun ağır yabancılaşma uğraşında kabul görüyoruz kendimizi. Bu noktada sevmek üstüne güzelleme yapmak gerek, anlamını yitirdikçe insansı değerler dönüp bakabilmek için. Bir fabrika ayarlarına dönme noktası yaratmak. Fakir edebiyatının vurulan kayığında güzel bulunan her şey için kaptansı bir edayla güverteyi boşaltmamak. Fakat insan değerlerinin yüksek tonozlarına, ters bakışlı sarkaçlar koydurdular. Salınım yıkıcı, ahı tutan koca koca adamların bakışları altında. Kelebek avındaki insanları böylece susturdular, binbir güzellikteki vadileri doldurdular. Nereye baksan duvar boylarında oy isteyen milyonlar var. Haklı da halk, verilir mi insaniyet o kadar ucuza, hem denizin ufukta göründüğü de yok.
Belkemiği işte yaşamın, biraz destek olabilen ayakata durana. Ne yazık, düşene bakan yok. Gerekçe güven veremeyen cinsten olsa da, aksine davrananı bulabilmek, zamanda geriye gidip bir şeyleri değiştirebilme ihtimaline indirgenmiş halde. Saflıkta yersiz şu an, beklemekte. Hatta belki inanmakta bir şeylerin olabileceğine, sığınmakta yahut. Kabul edebiliriz, bu kadar zor değil, boş hayatların rafine akvaryumuna koyulmuşuz. Uzun sürmez hafızalarda, geçmiş güzel günlerin kırıntılarını saklamak için çok çaba gerek. Yaşamsal öncelik taşıyan gerçeklereyse ihtiyaç kalmamış.
Belkemiği işte yaşamın, biraz destek olabilen ayakata durana. Ne yazık, düşene bakan yok. Gerekçe güven veremeyen cinsten olsa da, aksine davrananı bulabilmek, zamanda geriye gidip bir şeyleri değiştirebilme ihtimaline indirgenmiş halde. Saflıkta yersiz şu an, beklemekte. Hatta belki inanmakta bir şeylerin olabileceğine, sığınmakta yahut. Kabul edebiliriz, bu kadar zor değil, boş hayatların rafine akvaryumuna koyulmuşuz. Uzun sürmez hafızalarda, geçmiş güzel günlerin kırıntılarını saklamak için çok çaba gerek. Yaşamsal öncelik taşıyan gerçeklereyse ihtiyaç kalmamış.
17 Haziran 2008 Salı
Kopmak,
Bazı şeylerin benden kopup gittiğini düşünüyorum ister istemez. Nedir mi bunlar, genelde beni bir süre önce ben yapan duygular. Arayışım, yeni başlangıçlar gibi görünebilir, fakat kişisel bir tarih dökümü aslında. Geçmişe bakmak, ilk hislerdeki temiz ve saf olmaya zorlamak kendini. Kolay iş, altından kalkılabilir pek tabii engelleri koyan değilsen eğer. Tüm bir okyanusu delik bir kayıkla aşmaya zorlanmış hissediyorum öyle olmasa bile. Gerçek zorluk nedir, hissettim mi bilemiyorum? Bence zorlaşan da bu zaten. Ağır işlere girmeden, ön yargılarını yapanlara savurmak yaptığım. Meğer, kalbini izlemek, tahminimden daha zormuş, kendini yönetebildiğine, zamanı dengeleyebildiğini zannediyorsan. İç huzurumu, eski bir odada düşürmüş gibi oluyorum tam yolumu çizmek üzereyken kendimce güzel olana. İç huzurumu tamamladım sanırken böylesine aldanmak tanrılara mahsus değil. Aciz ve düşkünlere göre yalnız derim. Belleğimi, vardığım köşebaşlarına yöneltmek için neredeyse mücadele veriyorum. Savaş kalbimde, savaş zihnimde, yaltaknan da var, dikilende yoluma. Cümlesinin etrafından dolanmayı becerdim, güzel bir çift göz haricinde. Fakat güz dönümü atlamış olacak yapraklardaki yerini ve şaşkın bir halde biraz sapmış ki tamalanmamış olan düşüncelerin üstünü örtmeye çalışıyor. Buna genelde unutmak diyoruz. Hepimiz kolayca yapamıyoruz. Doğrulduğum zamanlarda yattığım yerden huzursuzlukla, fark ediyorum ki yaşamak için geç kalınabilecek, keskin bir zirvenin eteğindeyim. Bekleyişimden kaynaklı istemsiz bir heves var aslında beni körlemesine yuvarlayabilecek. Dokumun içine nüfus etmiş hüzün beni alı koysada bir çok işten, bitirmeye yarar elbet hareketlerim anı. Ve anın büyüsünün yoksunluğunda tekrar içe dönük bekleyişimdeyim. Kopup giden her şeyimle birlikte ben bir bireyim.
27 Mayıs 2008 Salı
Heves içinde gizli zaferler aramaya yöneldim. Anlamını benim çözmem gerekiyor, vakti geldi artık. Kucaklarcasına açılmış elleri arasında dururken bulutlar ifadesiz kalıp gri çehreme geri çekildiler. Anlam veremedim uzun bir süre. Küçük bir kazancın mutluğunda, tüm uğraşlardan uzak, eski taşlara hasret, bekledim inatlı, dirayetli. İtilen zaman yorgun, yaralı elleriyle dağların kenarına tutunarak bir şeyler söylemeye çalıştı. Duydum mu hatırlamıyorum ve korkarım işittiğim halde unuttum bana ne demeye çalıştıklarını. Kötü hafızam benimdi hep, umarsız davranışlarım ve aldırmaz hallerim başkasından emanet.
Heves içinde evrenin kenarlarını zorlamaya karar verdim. Yapmam gereken açık , gibi görünüyor. Neredeyse toprağın haykırdığını duyuyorum. İlk sözü o söylüyor, sonrasını düşünmeye fırsat yok. Anla diyor, anla, sabret ve anla yine. İlk kez, bir başkasının söyledikleri bana cazip görünüyor. Artık üst evren de çığlık çığlığa. Göreceli olan her şey, ona göre durgun. Sonsuz çizgilerin üzerien binmiş durumdayım, onlar beni taşıyor.
Karanlığın ve aydınlığın bir amaç için, aynı su zerresi içinde çarpıştığına tanık oldum. Mücadele bu yaşam o açık. Zorlamalarla değil tamamen içsel, tamamen gerçek üstü, fazlasıyla yalın bir halde ben de taraf olacağım. G = 8πrt + λ
Heves içinde evrenin kenarlarını zorlamaya karar verdim. Yapmam gereken açık , gibi görünüyor. Neredeyse toprağın haykırdığını duyuyorum. İlk sözü o söylüyor, sonrasını düşünmeye fırsat yok. Anla diyor, anla, sabret ve anla yine. İlk kez, bir başkasının söyledikleri bana cazip görünüyor. Artık üst evren de çığlık çığlığa. Göreceli olan her şey, ona göre durgun. Sonsuz çizgilerin üzerien binmiş durumdayım, onlar beni taşıyor.
Karanlığın ve aydınlığın bir amaç için, aynı su zerresi içinde çarpıştığına tanık oldum. Mücadele bu yaşam o açık. Zorlamalarla değil tamamen içsel, tamamen gerçek üstü, fazlasıyla yalın bir halde ben de taraf olacağım. G = 8πrt + λ
04 Mayıs 2008 Pazar
Yeni topraklar
Unutmanın bir formülü yok ne yazık. Yaşayarak öğrenmek gerekiyor. Kendince anlamlı olanları söküp alarak yalnız. Bırakıver, hikaye içinde önemsiz parçacıklar hayal gücünün süzgecinden geçsin. Üst uzayda yeniden şekillensin, ulaşılmaz olsun. Ulaşamadığın bir şeyi kaybedemezsin, sahip olmadıklarını kaybedemeyeceğin gibi. Beklemek gerek, maya tutana kadar. Yalnız sevmek için gerçektende yüzyıl beklemeye gerek yok. Sevmek, anlamsız şeyler içinde başlıyor. Küçük detaylar, devleşen mabetler oluyor. İşte hatayı burada yapıyoruz. Basit denen doğrular, fazla ağıza alınmadığından kabullenilmeye meğillidir. İnsani değer zırvaları arasında yol bulmaya uğraşırlar. Ve boğulurlar yığınlar altında umutsuzca. İhanet içinde olanları, derinin altında aramak gerekir. Dağ yolları bozulduğunda yeniden yapmak. Umutları insan içinde tekrardan inşaa etmek. Başını çevirmek çığlıklar anlamsızlaşıtığında ne zaman yapman gerektiğini bilerek. Erken davranmak, anı yaşamak için doğrudur. Zamanı geldiğini hiç bilmeden. Gelip giden süreye inat, var olmak. Çünkü basitce, sevmek bir var olma savaşıdır. Uzak diyarlardan gelen elçilerin yorgunluğunda, inanarak davranmayı gerektirir. Ki ne yazık, inanç paylaştıkça cılızlaşır, kaybolur solundaki arzu uğrunda. Örnek alınması gereken bu sebeple azizler olamaz. Onlar hatalıydı, ve yine o kaybolan dağ yollarında saati icat eden adam büyük ihtimal, son günlerinde kahrından dayanamadı. Sabır, kardeş, sabır.
Yeni topraklar buldum bu aralar. Bundan işte biraz daha avereyim. İyice sakal bıraktım, yorgunlaştım, birçok görev bildiğim işi saldım. Şimdilerde yeni yeni yaşamayı fark ettim aslında. Kendimce tabii, başkasına göre değil. Üstüme çalınanlardan hoşlanmadığım gibi benim karamın bir başkasının sırtında kalmasına tahammülüm yok. Kutsal toprakları arayanlardanım bende. Rahatlıkla soluğumu derin fısıltıların manasız yılğınlığı karşısında harcayabilecek, azizlerin palavralarından kaçabilecek bir yerler işte. Ve galiba, uzak kıyılarda, solgun ışıklar arasında, böyle bir parıltı seziyorum. Duvarlara laf anlatmayı, dolaşmayı, sevmeyi onları; bilen biriyim. Yalanlarıma ayak uyduruyor olma ihtimalim pek tabii var. İnsan işte, karşıtının olmasını umuyor. Aklından geçenin değilde gönlünde filizlenin yaşamasını. Dağ başlarında sönmesin diye alevi kaçışmayı. Kaçmayı onlar zorluyor. Ve zamanı geldiğini kestiremesemde, yenilgiyi bir nebze olsun sindirip, öteki yanımla beraber, kahrımdan, yeni topraklara göç ediyorum.
Yeni topraklar buldum bu aralar. Bundan işte biraz daha avereyim. İyice sakal bıraktım, yorgunlaştım, birçok görev bildiğim işi saldım. Şimdilerde yeni yeni yaşamayı fark ettim aslında. Kendimce tabii, başkasına göre değil. Üstüme çalınanlardan hoşlanmadığım gibi benim karamın bir başkasının sırtında kalmasına tahammülüm yok. Kutsal toprakları arayanlardanım bende. Rahatlıkla soluğumu derin fısıltıların manasız yılğınlığı karşısında harcayabilecek, azizlerin palavralarından kaçabilecek bir yerler işte. Ve galiba, uzak kıyılarda, solgun ışıklar arasında, böyle bir parıltı seziyorum. Duvarlara laf anlatmayı, dolaşmayı, sevmeyi onları; bilen biriyim. Yalanlarıma ayak uyduruyor olma ihtimalim pek tabii var. İnsan işte, karşıtının olmasını umuyor. Aklından geçenin değilde gönlünde filizlenin yaşamasını. Dağ başlarında sönmesin diye alevi kaçışmayı. Kaçmayı onlar zorluyor. Ve zamanı geldiğini kestiremesemde, yenilgiyi bir nebze olsun sindirip, öteki yanımla beraber, kahrımdan, yeni topraklara göç ediyorum.
10 Şubat 2008 Pazar
Hayal etmek, bir şeyi oluşturmanın hepsi. Hepimiz gelecek güzel günleri hayal ettik. Ve güzel günleri, hatalarla erteleyip durduk. Uzun lafın kısası, aramızda bir şeyler var edenler az.
Toprağı hissetmek istiyorum tekrar. Avuç içlerimde sıktıkça, var olmayı tattıkça devam etmeye her şeye. Kısır döngü evet, kızılacak bir şey. Her sabah aynı işi yapanlar özenle haklılar. uzak maviliklerde tekrar kaybolmak. Dünyanın güzelliklerine göre rengimi değiştirmek vs. Sinirlendikçe, suyu dövecek cesareti bir yerlerde bulmayı arzuluyorum. Avuç içlerimde suyu sıktıkça, uzak denizlerde olmayı tatmak, ve kayalarında, okaynus diplerinin saklanmak. Bulutlar sarkarken uyanmak tekrar. Eliptik yörüngeler boyu yürümek, erişemediğimiz kıtaların üzerinde.
Çerçeveye sığdıramadım, elimde tuttuklarım her zaman bir yerlerden taştılar. En güzeli, yaşadıkça fark etmek, birlerinden çalarak var olmaktansa. Taklitten korktum her yaptığımda. Kendimden utanıp bıçağa sarıldım, yüzümle uğraştım. Bakışlarımı yoramadım bir türlü bir şeye. Tek bir anı parıldamış, öyle tahmin ediyorum, şimdilerde, eski duygulara aşık, kayıp günlerde var olduğu halini aramakta. Nerede bıraktığımda farkında olamadım. Etnik karışlıklığımın hurdalığında öfkem, utangaç çığlılarla çıktı hep. Zafer pozları verdim, hakir bakışlar gördüm. Çevren değişirken, katılaştıkça, eski şarkıların eşliğinde dağlarda battıkça, yerli yersiz ağlama hissine tutuldukça, yaşım genç olduğu halde, yaşlanmanın nasıl bir şey olduğunu anladım sanırım.
İnsanlarla tanışmak eskinde olduğu kadar kolay değil. Özellikle sevgini dikenli teller üstünden atıp, kendinden uzak tuttukça değişimi. Yola düşmekse basitleşti. Gölgelere sarılmak kalabalıklaştıkça sesler, gürültüden kaçmak kendi gürültün içersinde. Dar odalarda, bileklerini sıvayıp, kaybolmak.
Toprağı hissetmek istiyorum tekrar. Avuç içlerimde sıktıkça, var olmayı tattıkça devam etmeye her şeye. Kısır döngü evet, kızılacak bir şey. Her sabah aynı işi yapanlar özenle haklılar. uzak maviliklerde tekrar kaybolmak. Dünyanın güzelliklerine göre rengimi değiştirmek vs. Sinirlendikçe, suyu dövecek cesareti bir yerlerde bulmayı arzuluyorum. Avuç içlerimde suyu sıktıkça, uzak denizlerde olmayı tatmak, ve kayalarında, okaynus diplerinin saklanmak. Bulutlar sarkarken uyanmak tekrar. Eliptik yörüngeler boyu yürümek, erişemediğimiz kıtaların üzerinde.
Çerçeveye sığdıramadım, elimde tuttuklarım her zaman bir yerlerden taştılar. En güzeli, yaşadıkça fark etmek, birlerinden çalarak var olmaktansa. Taklitten korktum her yaptığımda. Kendimden utanıp bıçağa sarıldım, yüzümle uğraştım. Bakışlarımı yoramadım bir türlü bir şeye. Tek bir anı parıldamış, öyle tahmin ediyorum, şimdilerde, eski duygulara aşık, kayıp günlerde var olduğu halini aramakta. Nerede bıraktığımda farkında olamadım. Etnik karışlıklığımın hurdalığında öfkem, utangaç çığlılarla çıktı hep. Zafer pozları verdim, hakir bakışlar gördüm. Çevren değişirken, katılaştıkça, eski şarkıların eşliğinde dağlarda battıkça, yerli yersiz ağlama hissine tutuldukça, yaşım genç olduğu halde, yaşlanmanın nasıl bir şey olduğunu anladım sanırım.
İnsanlarla tanışmak eskinde olduğu kadar kolay değil. Özellikle sevgini dikenli teller üstünden atıp, kendinden uzak tuttukça değişimi. Yola düşmekse basitleşti. Gölgelere sarılmak kalabalıklaştıkça sesler, gürültüden kaçmak kendi gürültün içersinde. Dar odalarda, bileklerini sıvayıp, kaybolmak.
05 Şubat 2008 Salı
Ben
Tıkandığım zamanlar var doğru. Parçalandığım, dağıldığım. Bu anlarda işte en çok kendimden şüphe ederim. İçimde gördüğüm istek, insanların söylediği ben haline gelir. Kimden duyduğum fark eder hep yaptıklarımı. Herkes taraf tutar. Akıllıca olanları, doğru olanlarla kıyaslamaya gerek yok. Fikirse aranan zaten o herkeste var. Dünyanın eğikliğini kavramak lazım. Kürenin tepesinde yürümek mümkün. Düşlerden öte, gerçek olamayacak. Elimdeki bardağa bakarken ona dokunanlar gelir aklıma, üstündeki emek, masamı işleyen eller, yollarımı kuran. Ve sıkışıklıklarında kalbimin aynını yaparım onu tutarak. Ellerim kirli genellikle. Ya da böyle inandırıldım. Ve genellikle cazip olmayanı aradım. Kimsenin istemediğini zannettiğim şeyleri. Biraz daha açık ediyor her şeyi zaman. Kaldırımları dolduranlar kadarım.
Duygularım kesilip alınıyor fakat. Halbuki zamanını geçirdiklerim cap canlı. Ben bu sefer gerçekten yeni bir şans istiyorum. Tek kullanımlık mutluluk. Ve elde edemediğimden sanırım, ağır ağır derinlerime gidiyorum. Bulmak için tehlikeleri ve hatalarımı geri çevirmek için. İşte ben hatalarım kadar insan değilim. Birçoğumuz değiliz. Biz bizi var eden giydirilmiş her şey kadarız. Başakalarının ellerinden çıktığından ve otorite bunu yönelendirirken kendimi daha çok kandıramayacağım sanırım. Neler geleceğini hala göremiyorum. Buna rağmen kolayca söylenebilir, gelecek bize ait değil.
Kendime çok derim. Ben güzel zamanların dinazoruyum. Gencim doğru ama hislerim miras bırakıldı. Ve inadına her şeyin onlara sarılıyorum. Akışında anın sakince izliyorum. Uyumak gerektiğinde ağır ağır soluk alarak. Sancılar içinde bir şeyler geçiyor gözlerimden. Aklım kabullenmeye meyilli. Birçoklarıda anlamamaya. İlk fırsatta her şeyden kaçmaya hazır aslında kendimi kandırıyorum. Bu nokta cesaretle daha değersiz hale gelir. Dayanak bazı yerlere kadar. Ondan sonrası ibret olacak intihardır.
Duygularım kesilip alınıyor fakat. Halbuki zamanını geçirdiklerim cap canlı. Ben bu sefer gerçekten yeni bir şans istiyorum. Tek kullanımlık mutluluk. Ve elde edemediğimden sanırım, ağır ağır derinlerime gidiyorum. Bulmak için tehlikeleri ve hatalarımı geri çevirmek için. İşte ben hatalarım kadar insan değilim. Birçoğumuz değiliz. Biz bizi var eden giydirilmiş her şey kadarız. Başakalarının ellerinden çıktığından ve otorite bunu yönelendirirken kendimi daha çok kandıramayacağım sanırım. Neler geleceğini hala göremiyorum. Buna rağmen kolayca söylenebilir, gelecek bize ait değil.
Kendime çok derim. Ben güzel zamanların dinazoruyum. Gencim doğru ama hislerim miras bırakıldı. Ve inadına her şeyin onlara sarılıyorum. Akışında anın sakince izliyorum. Uyumak gerektiğinde ağır ağır soluk alarak. Sancılar içinde bir şeyler geçiyor gözlerimden. Aklım kabullenmeye meyilli. Birçoklarıda anlamamaya. İlk fırsatta her şeyden kaçmaya hazır aslında kendimi kandırıyorum. Bu nokta cesaretle daha değersiz hale gelir. Dayanak bazı yerlere kadar. Ondan sonrası ibret olacak intihardır.
01 Şubat 2008 Cuma
İnadına zaman
Karanlık sabahlarda buldum aydınlığı. Bulutlu gecelerin ardından gelen. Ve gökte beklentilerle geçen zamana inat unutacağım yalnızlığımı buldum her defa. Doğru söylemiş düşünürler; insan yalnız doğar. Peki bizi ilerleten nedir? Salt irade olmasa gerek. Merak her zaman öldüren. Kalbini dinlemeyen bir toplumuz. Ve toplum olmayı bile henüz başaramışken, ve boğarken birbirimizi sokak aralarında, ve sözlerimin yarısını anlamadığı gibi onlar, benim de kulağım inadına mı mıdır nedir karşı tarafa kapalı. Karşı taraf diyorum doğru. Çünkü hepimiz istemesekte bir saf oluşturuyoruz. Ve birbirimizi, dostu düşmanı ayırt etmek için tel örgüler çekiyoruz. Esas garip olan ilişkileri güçlendirmek için teller üzerinden atılan yardım paketleri. Onlar sınarları aşabiliyor bir tek. Mayınlı arazilerde, üstünde yüzyılardır ayak hissetmemiş toprak ve inadına barış diyen gök altında. Her şey çekildiğinde ve silahlar sustuğunda donuk silüetiyle yatanları saran gök. Toprak kan, su kan, gök kan içinde. Fişek fabrikalarında karanlık sabahlar ışıldar. Ve oralarda çalışan göğsü kalın, elleri nasırlı erkek kadın, ne uğurda bastığını bilmeden mermileri, birileri onları doldurup sandıklara uzaklara taşırlar.
15 Ocak 2008 Salı
Akış!
Zamanın kavramını şimdi daha net görebildiğimi düşünüyorum. Ve Einstein’ın yanıldığı noktayı. Zaman; tek yönde kayan, sandığımız kadar nesnel bir olgu değil. Zaten, saniyeleri, dakikaları yok, yatta bin yıllar tam anlamıyla kurmaca. İstedeği an tekrar başlayıp birçok varsayıma göre sonlanabiliyor. Ve bilinen algı yetmediği taktirde, 4. boyut devreye giriyor. Gerçekçi olursak, tam olarak somut ve yekpare olarak askıda durmakta. Dünya onunla ne kesişiyor, ne de onunla temasa geçebiliyor. Yanlızca parelel durmaktayız. Tüm sıkıntıları istediği gibi soğuk deposundan çıkarıp önümüze sunabilmekte.
Esas soru onun ekseninde hareket edebilmek. İleri gittiğimizi kim iddia edebilir. Evrim teorisi çizimlerinin yenilenmiş hali bunun aksini söylemekte. Ve yaşadığımız çağın sıkıntıları geçen yüz yıllardan çokta farklı değil. Yalnız kişiler değişmiş kişilikleri terk edemeden. Dünyanın katmanları sabit. Yer altında da yaşam var her zaman ki gibi. Bu koşullarda ya yerimizde sayıyoruz ya da geriye gidiyoruz.
Zaten beklentilerin törpülendiği bir yaşam tarzı içinde isimlerimizin hala numaralardan ibaret olmaması şaşılası bir şey. Akla gelebilecek her şeyin içini boşaltabilmek adına isim konduğundan, kullanılabilecek kelimeler azalmakta. Ve vakit geçtikçe, yontularak eski oturaklara benzemekteler. Alışkanlıklarımız genel geçer evrimimizde sabit kalmışlar. Buna rağmen kemikleşen her şey gibi onuda rafa kaldırmışlar. Artık ifade edebilen azalsada, hissedebilenler hala var.
Kim demiştir ilk bilemeyiz. Ama tarih gerçekten tekerrürden ibaret. Fakat bunu gerçekten bilerek söylemiş olma ihtimali nedir? Şu an aramızda olması muhtemel bir yüzümüz dikkat çekmiştir bu noktaya bizleri fakat elindeki eksik veriler benimkinden daha tam olarak. Henüz başındayken aşağıya giden merdivenin kendime şunu sordum. Geleceği nerede aramalıyım?
Esas soru onun ekseninde hareket edebilmek. İleri gittiğimizi kim iddia edebilir. Evrim teorisi çizimlerinin yenilenmiş hali bunun aksini söylemekte. Ve yaşadığımız çağın sıkıntıları geçen yüz yıllardan çokta farklı değil. Yalnız kişiler değişmiş kişilikleri terk edemeden. Dünyanın katmanları sabit. Yer altında da yaşam var her zaman ki gibi. Bu koşullarda ya yerimizde sayıyoruz ya da geriye gidiyoruz.
Zaten beklentilerin törpülendiği bir yaşam tarzı içinde isimlerimizin hala numaralardan ibaret olmaması şaşılası bir şey. Akla gelebilecek her şeyin içini boşaltabilmek adına isim konduğundan, kullanılabilecek kelimeler azalmakta. Ve vakit geçtikçe, yontularak eski oturaklara benzemekteler. Alışkanlıklarımız genel geçer evrimimizde sabit kalmışlar. Buna rağmen kemikleşen her şey gibi onuda rafa kaldırmışlar. Artık ifade edebilen azalsada, hissedebilenler hala var.
Kim demiştir ilk bilemeyiz. Ama tarih gerçekten tekerrürden ibaret. Fakat bunu gerçekten bilerek söylemiş olma ihtimali nedir? Şu an aramızda olması muhtemel bir yüzümüz dikkat çekmiştir bu noktaya bizleri fakat elindeki eksik veriler benimkinden daha tam olarak. Henüz başındayken aşağıya giden merdivenin kendime şunu sordum. Geleceği nerede aramalıyım?
01 Ocak 2008 Salı
Demode Kontrol
Üst üste birikiyor her şey. Yeni bir yıl, tüm eski kaygıların üstüne yenilerini yüklemeye hazırlanıyor. İyi olan her şeyi bir diğeri geldiğinde boğup atıyoruz ve bogazı sıkılmış tam bir enkaz arkada. Ama hayatta kötü dediğimiz şeylere ne kadar da bağlıyız. Kimse aklından kaybettiği bir şeyi çıkarmıyor. Sormadan hayat hikayesini anlatan türü bu yeni yıllar yarattı galiba. Geçmiş eskidikçe bulanık görünmeye başlamıyor aslında. Tüm netlik tüm hayattan kaynaklı. Karmaşık olan yarın, yataktan kalkana kadar atmayan takvim sayacı her hamlesinde kaos kapılarını tekrar açıyor. Dolmuş durağında başlayan bir günün tepetaklak bir bina çatısından bakarken bitivermesi olağan. Karamsar olan ben değil zaman. 21. asrın alt ürünleriyiz hepimiz. İlk insanın modası geçmezken bir türlü, bizler demode oluyoruz sürekli. Ve o ilk insanlara yalnız efendi gözüyle bakıyoruz. Kötü denilen pek çok şeyi var eden onlar. Gençlik pompalıyorlar eskimiş damarlara, müziklerden etkilenen gönlümüz yeni yeni arayışlarda. Arayış bizi sürekli başladığımız yere getiriyor ve bundan kazananlar ilk insanlar. ya kırmak zincirleri, değişimi yaratabilmek. Bunu başarabilenler de bir diğer itarafında ndeğiştirilmiş demektir. Sonunda üst üste birikmekten adım atacak yerleri kalmayak yeni gelenlerin. Tüm pencerelerinden üstlerine bakanlar olacağı muhakkak.
31 Aralık 2007 Pazartesi
Kavram
Bende bir hastalık. Ne yazık ki var. Ben buna anlam kayması diyorum. Anlatmak istediğimde bir şeyler sorun yaratsada yalnız dinlerken keyif aldığımı inkar etmeyeceğim insanları. Ne yazık ki sorun anlatmakta işte. Bazı durumları kelimelere dökmek neredeyse imkansız gibidir. Kalp krizinin tam olarak nasıl bir duygu olduğunu tahminen kimse anlatamaz, ya da kayıp bir saati bulduktan sonraki halini. Bir de aktarması kolay olduğunu sandığımız mevzular. Sevmek birini kolaydır birine bahsedene kadar. Ki bu sevdiğin insansa. Öldürmek birini son derece basit. Teknoloji yanımızda, o bizim için var, çekiver tetiği kör nişancı değilsen. Ya bunu öldürdüğün insanın yakınlarına silahını bırakıp anlatmak. Mümkün olmayan şeyler arasında Mars'ta çocuk doğurmak olmalı fakat minik evrenimizde hepimiz atom hızlandırıcılarımızda yaşarken kolay olan seyahat etmek, kalori kaybetmeden, oturarak. Hatta yeni model ulaşım araçlarının çoğunda yatabiliyoruz. Gelgelelim ben tek bir insana dahi bir tek kişiyi ne kadar çok sevdiğimi anlatamıyorum. Birçok yerde saklandığım doğru, hesapsız öğütlerini çuvallarından paketlerle çıkaran arkadaşlarım olduğuda, ama en çok kızdığım tepki vermekte geç kalan bedenim. Sobanın üzerinde saatlerce otururum, indiğimdeyse Einstein'ı yalanladım demek içimden gelmez muhtemelen. Peki sevgi konusunda bende ki anlam kayması nedir. durumun bir ve sıfırdan daha karmaşık olmadığının farkındayım. düzeltme çarpanlarıyla benim sorunum. Toplumsal ahlak , kişisel ahlak, verdiğim sözler, tutmadığım sözler, düşlerim, duyduklarım, kaldırım taşları, gökteki bulutlar, gökdelenlerden yansıyan silüetim. her biri kataloglardan bulunabilecek kadar fazla çeşitli değerler aldığından cevabımız çok bilinmeyenli tanımsız bir şey haline geliyor. Ve sevmek ya da sevmemek temel mevzu.
01 Kasım 2007 Perşembe
bin pınarlı derya
Memleketin her bir yanı ayrı dertte. Yumruklar tek bir hedefe doğrultulmuş bulunuyor fakat her ne olursa olsun kazananları bol bin türlü halimizin.
Homeros’un bin pınarlı İda’sına çok göz çevrilmiş ağızlarının suyu akıyor. Bir dağ grubu dolusu altın var orada ne de olsa. Geçen dönemin Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe çıkarılmasını sağladığı yasanın koruma sağlayamacağını kabul de etti halbuki. Bu kadar alenen yapılan bir işi temizlemekte duyarlı vatandaşa yıkıldı. Kaz Dağları’nı korumak için çok sayıda platform kurulmaya başlandı. Diğer yandan Enerji Bakanı Hilmi Güler altın aramaya karşı çıkanlara “kökü dışarıda” yakıştırmasını layık görmüştü fakat maden kanunu üzerinde yapılan değişikliğin 5 Haziran 2004 tarihinde hem de Dünya Çevre Gününde yapıldığını ve Ankara’daki Newmont yetkilileri ile eşgüdüm içerisinde hazırlandığını unutuyor olsa gerek. Bu üzücü yanılgının kurbanlarından biride Bergama köylüleri olmuştur. Yasal hareket yürüten köylülerin büyük bir kısmı Ankara DGM’de “Türkiye’nin bütünlüğü ve Laik Cumhuriyet rejimi aleyinde tehlike oluşturmak” suçuyla yargılanmışlardı. Sayın Güler’in çapulcular diye itham ettiği insanların yürüttüğü hareket sonucunda Danıştay Kışladağ Altın Madeni’nin yürütme kararını iptal etmişti. Daha da üzücü olanıysa tüm bu şamatanın ve talanın devletin alacağı yüzde ikilik pay için olmasıdır.
Ve Dağlıca’da kanlı bir saldırı. 12 askerimiz vatan toprağını savunmak için gittikleri görev yerlerinden omuzlar üzerinde geri getirildiler. Çok askerimiz yaralandı ve hatta 8’i kaçırıldı. Girişteki konuyla pek alakalı görünmesede bağlantı daha derin ve üzücüdür. PKK’nın çokta tarzı olmayan kaçırma eylemleri bir de 200 kişi kadar militanla gerçekleştirildiğinden biraz soru işaretleri bırakıyolar akıllarda. Saldırının referandumum olduğu gün gerçekleştirilmesi de ayrı bir muammadır. Ve esas akıl almayan kısımsa 200 kişinin sınırı geçtiğini ve bunu yalnız taciz amaçlı değil, çirkin bir saldırı gerçekleştirmek için yaptıkları halde MİT ve ordu haber alma kaynaklarının bu durumdan habersiz olmaları yahut Dağlıca taburuna haber vermekte gecikmeleridir. Saldırıların bununla bitmediği ve hatta bitmeyeceği ortada. Kendi dağlarımızı bilmediğimizi de göstermekteyiz. Peki yabancı bir ülkenin dağlarını daha mı iyi biliyoruz?
Geçen hafta içerisinde toplumda yoğun bir terörü lanetleme kampanyası başaltıldı. Hatta daha ileri gidilip DTP merkezlerine karşı saldırılar ve çeşitli platformlara tacizler gerçekleştirildi. Bu demokrasi özlemimize ve girişimlerimize toplum olarak sürdüğümüz bir leke olarak kalacaktır.
Halbuki toplumda çok büyük bir duyarsızlık varken bu heyecan ve öfke vatan toprağını savunmayanlardan gelmekte. Ebedi şefin söylediği gibi vatan toprağı kutsaldır kaderine terk edilemez deriz hepimiz elbet. Fakat memleket karış karış satılırken bu bilinç uyumaktaydı, altındaki değerleri kullanmadığımız halde üstünü savunmaya çalışıyoruz ki yabancı şirketler daha güvenli huzurlu ortamda bizlerin ve geleceğimizim ulusal değerlerini yok edebilsin. Trakya topraklarımızda gaz çıkarma hakkımız yokken Erbil’e, Kerkük’e göz dikiyoruz. Ne kadar tarım yapabileceğimizi bile başkalarına sorarken, kimseye danışmadan tezkere çıkarıyoruz. İlişkiler bozulmasın diye şimdi sayın başbakanımız olur izni almak için Amerika gezisi düzenlemek üzere.
Türkiye’ye Amerika’dan ne cevap geleceği çok açıktır. Sonuç itibariyle devir “stratejik ortaklık” devri. Büyük biraderin söyledikleri ortaklığı aşsa dahi dürüst halkımız ve devletimiz verdiği sözün arkasında durmalıdır. BOP’nin de yarı başkanı olan başbakanımızın kutlama yapmak en tabii hakkıdır şu an. Vergilerin bize hizmet olarak dönemediği bir dünyada yalanlar onlara oy olarak dönmekte.
Üzücü bir diğer noktaysa halkın bir kısmının hala barış istediği halde, seçtikleri vekillerin mecliste savaş başlatmalarıdır. Uluslar arası bir savaşa dönüşebilme ihtimali yüksek bu çatışma peki hangi uluslar arası olacaktır.
Görülmelidirki gerginliğin kaynağı dışarıda değil içeridedir. Kaynğın beslendiği yerler kaynak sayılamazlar. Ülkenin ortasından keskin hatlarla bir sınır çizilmekte, keskin olmayan kısım hangi toprağın ne tarfta kaldığı. İnsanlar teller arkasında kaldıktan sonra bunun da fark edeceğini zannemiyorum. Peki birlik olmayı başaramayan ülkelere ne olmakta. Unutanlar, hatırlatmaya gerek duyanlar için Yugoslavya tarihini hızlıca tekrarlamak faydalı olacaktır.
Homeros’un bin pınarlı İda’sına çok göz çevrilmiş ağızlarının suyu akıyor. Bir dağ grubu dolusu altın var orada ne de olsa. Geçen dönemin Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe çıkarılmasını sağladığı yasanın koruma sağlayamacağını kabul de etti halbuki. Bu kadar alenen yapılan bir işi temizlemekte duyarlı vatandaşa yıkıldı. Kaz Dağları’nı korumak için çok sayıda platform kurulmaya başlandı. Diğer yandan Enerji Bakanı Hilmi Güler altın aramaya karşı çıkanlara “kökü dışarıda” yakıştırmasını layık görmüştü fakat maden kanunu üzerinde yapılan değişikliğin 5 Haziran 2004 tarihinde hem de Dünya Çevre Gününde yapıldığını ve Ankara’daki Newmont yetkilileri ile eşgüdüm içerisinde hazırlandığını unutuyor olsa gerek. Bu üzücü yanılgının kurbanlarından biride Bergama köylüleri olmuştur. Yasal hareket yürüten köylülerin büyük bir kısmı Ankara DGM’de “Türkiye’nin bütünlüğü ve Laik Cumhuriyet rejimi aleyinde tehlike oluşturmak” suçuyla yargılanmışlardı. Sayın Güler’in çapulcular diye itham ettiği insanların yürüttüğü hareket sonucunda Danıştay Kışladağ Altın Madeni’nin yürütme kararını iptal etmişti. Daha da üzücü olanıysa tüm bu şamatanın ve talanın devletin alacağı yüzde ikilik pay için olmasıdır.
Ve Dağlıca’da kanlı bir saldırı. 12 askerimiz vatan toprağını savunmak için gittikleri görev yerlerinden omuzlar üzerinde geri getirildiler. Çok askerimiz yaralandı ve hatta 8’i kaçırıldı. Girişteki konuyla pek alakalı görünmesede bağlantı daha derin ve üzücüdür. PKK’nın çokta tarzı olmayan kaçırma eylemleri bir de 200 kişi kadar militanla gerçekleştirildiğinden biraz soru işaretleri bırakıyolar akıllarda. Saldırının referandumum olduğu gün gerçekleştirilmesi de ayrı bir muammadır. Ve esas akıl almayan kısımsa 200 kişinin sınırı geçtiğini ve bunu yalnız taciz amaçlı değil, çirkin bir saldırı gerçekleştirmek için yaptıkları halde MİT ve ordu haber alma kaynaklarının bu durumdan habersiz olmaları yahut Dağlıca taburuna haber vermekte gecikmeleridir. Saldırıların bununla bitmediği ve hatta bitmeyeceği ortada. Kendi dağlarımızı bilmediğimizi de göstermekteyiz. Peki yabancı bir ülkenin dağlarını daha mı iyi biliyoruz?
Geçen hafta içerisinde toplumda yoğun bir terörü lanetleme kampanyası başaltıldı. Hatta daha ileri gidilip DTP merkezlerine karşı saldırılar ve çeşitli platformlara tacizler gerçekleştirildi. Bu demokrasi özlemimize ve girişimlerimize toplum olarak sürdüğümüz bir leke olarak kalacaktır.
Halbuki toplumda çok büyük bir duyarsızlık varken bu heyecan ve öfke vatan toprağını savunmayanlardan gelmekte. Ebedi şefin söylediği gibi vatan toprağı kutsaldır kaderine terk edilemez deriz hepimiz elbet. Fakat memleket karış karış satılırken bu bilinç uyumaktaydı, altındaki değerleri kullanmadığımız halde üstünü savunmaya çalışıyoruz ki yabancı şirketler daha güvenli huzurlu ortamda bizlerin ve geleceğimizim ulusal değerlerini yok edebilsin. Trakya topraklarımızda gaz çıkarma hakkımız yokken Erbil’e, Kerkük’e göz dikiyoruz. Ne kadar tarım yapabileceğimizi bile başkalarına sorarken, kimseye danışmadan tezkere çıkarıyoruz. İlişkiler bozulmasın diye şimdi sayın başbakanımız olur izni almak için Amerika gezisi düzenlemek üzere.
Türkiye’ye Amerika’dan ne cevap geleceği çok açıktır. Sonuç itibariyle devir “stratejik ortaklık” devri. Büyük biraderin söyledikleri ortaklığı aşsa dahi dürüst halkımız ve devletimiz verdiği sözün arkasında durmalıdır. BOP’nin de yarı başkanı olan başbakanımızın kutlama yapmak en tabii hakkıdır şu an. Vergilerin bize hizmet olarak dönemediği bir dünyada yalanlar onlara oy olarak dönmekte.
Üzücü bir diğer noktaysa halkın bir kısmının hala barış istediği halde, seçtikleri vekillerin mecliste savaş başlatmalarıdır. Uluslar arası bir savaşa dönüşebilme ihtimali yüksek bu çatışma peki hangi uluslar arası olacaktır.
Görülmelidirki gerginliğin kaynağı dışarıda değil içeridedir. Kaynğın beslendiği yerler kaynak sayılamazlar. Ülkenin ortasından keskin hatlarla bir sınır çizilmekte, keskin olmayan kısım hangi toprağın ne tarfta kaldığı. İnsanlar teller arkasında kaldıktan sonra bunun da fark edeceğini zannemiyorum. Peki birlik olmayı başaramayan ülkelere ne olmakta. Unutanlar, hatırlatmaya gerek duyanlar için Yugoslavya tarihini hızlıca tekrarlamak faydalı olacaktır.
10 Eylül 2007 Pazartesi
Apolitik Devlet
Ülkemiz siyaseti, üzücüdür ki devletler politikasından siyasi partiler politikasına yönelmiştir. Devlet hayrına, yani onun varlığının sebebi olan yurttaş hayrına olacak uzun vadeli çalışmalar, tasarılar yerine; partilerin iktidar yaşamlarına bağlı gelecekleri olmayan politikalar izlenmektedir. Bunun sonucu olarak da sürekli değişen fakat gelişmeyen toplum hayatına mahkum kalmaktayız.
Şüphesiz ki eğitim ulusun hayrına yapılabilecek en iyi yatırımdır.. Bir ulusun geleceğini yetiştirebilmesi, onu ihtiyaç duyacağı donanımlarla yükleyip, aklı hür, vicdanı hür yapabilmesi. Gençlerine öğrenme hevesi – isteği verebilmek. Fakat girişte belirtildiği gibi partiler politikasıyla yönlendirilen bir eğitim hayatı düşünülemez. Bir devlet evlatlarının ayrı biçimlerde, düzenli olarak değişen, bozulan şekilde yetişmesini kabul edemez.
Eğitimde 1924 tarihli eğitim birliği kanunu tamamen bu amaca hizmetle çıkarılmıştır. Bu sayede ülke içindeki yabancı okullar, medreseler, üniversite fakülteleri, mahalle mektepleri, devlet okulları tek bir kurum, amacı ulusal bir eğitim politikası oluşturmak olan Milli Eğitim bakanlığı altında toparlanmış oluyordu. Ardından gelen yenileşme hareketi ve bu hareketin kabul edilebilecek doruk noktası harf devrimi. Umulan; yeni, anlaşılması kolay ve Türkçe’ye daha uygun harflerle eğitim kalitesini ve ivmesini arttırmak, eğitimi memleketin ücra köşelerine kadar ulaştırabilmekti. Bu sayede yaşı geçkince olanlara da yeni harfleri öğretmek için Halk mektepleri kuruldu. Ardından başka bir atılım, Köy Enstitüleri, öğretmen okulları. Ve günümüz üniversitelerinin kurulmaya başlanması.
Fakat bugün bildiğimiz üzere, eski eğitim ışığı, gençleri nitelikli insanlar olarak yetiştirme isteği kalmamıştır. Milli Eğitim’in içindeki ulusal kavramı boşaltılmış, yerine parti politikaları yüklenerek kişilerin çıkarlarına hizmet eden, ve seçim propagandası olan bir araç haline getirilmiştir.
Temel eğitimin ilköğretim adı altında 8 yıla çıkarılması sisteme vurulmuş en büyük darbe olmuştur. Daha önceden 5 yıl olan temel eğitim sonucunda başarılı olup isteği bulunan öğrenciler, ortaokula devam ederek daha kaliteli bir eğitim ortamına kavuşmuş oluyorlardı. Eğitime devam etmek istemeyen öğrencilerse zanaat dallarından birine yönelir o konuda kendilerini geliştirmeye devam ederlerdi. Sonuç itibariyle bir yurttaş olmak için gerekli okuma-yazma, cumhuriyet ilkeleri ve kazanımları, tarih coğrafya, matematik konularında bilgili oluyorlardı. Eğitime devam eden öğrenci, meslek okulları, meslek liseleri, Anadolu liseleri, fen liseleri gibi farklı okul türlerinde kendini hazırlar, yapılan daha doğru çalışan bir sınav sistemiyle üniversiteye yerleşirlerdi.
Fakat gelinen günümüz koşullarında ne yazık ki gerçek eğitim, üniversite sıralarında yapılmaya başlanıyor. Üniversitede mühendislik, fizik, kimya, biyoloji veya matematik seçen bir öğrenci, gelecek eğitiminin mihenk taşı olacak temel matematik, mantık, analitik bilgilerinden yoksun, ezbere ve test yöntemine dayalı bir sınavla sınanıp fakültelere yerleştirilmektedir. Ve sonuç itibariyle üniversiteler istenilen bilim yuvaları olmaktan çıkarılmış basit meslek okullarına dönüştürülmüş olmaktadır.
Bunun daha kötüsü; eğitim sürecince, akla, bilgiye, mantığa dayalı yöntemler izlenmediği için hem geleceğe kaygıyla bakan, hem dünya meselelerine duyarsız, yurttaşlık bilgisi olmayan ve apolitik nesiller ortaya çıkarılmış olmakta. 80 öncesi yıllarda, okullara sızan siyaset ve beraberinde gelen huzursuzluk hala hafızalarda büyük yer etmekte. Bu sebeple tekrar aynı duruma düşüleceğinden korkularak gençlere siyaset tamamıyla yasaklanmaktadır. Geleceğin insanları olan bizler, aramızdan geleceğin yöneticileri, devlet adamlarını çıkaracakken yeterli yetiştirilmemekteyiz. Tercihen TVlerimiz sayesinde bizlere yabancı kültürler, özellikle amerikan toplum hayatı ve yaşayışları pompalanmaktadır. Böylece uyutulan kuşaklar sorgulamadan, körü körüne, medyanın yönlendirdiği yönde koşmaktadırlar.
Eğitimi baltalayan bu zihniyet öğretmen okullarının da amaçsız çalışmasına sebep olmuştur. Eğitimi sağlayacak öğretmenleri yetiştiren öğretmenlere çok büyük işler düştüğü anlaşılan unutulmuş. Yukarıda bahsedildiği gibi yeterli donanıma sahip olmayan öğrenciler üniversitelerin eğitim fakültelerinde öğretmen olarak yetiştirme programlarına tabii tutulmakta fakat anlaşılan yeterli olmamaktadır. Eskiden saygın bir meslek olan öğretmenlik artık öğrencilerin öss sonucunda açıkta kalmamak için seçtikleri bölümler olmuşlardır. Bunun sebeplerinden bir tanesiyse yürürlükte olan disiplin yönetmeliğidir. Yönetmelik tamamıyla başarısız olan öğrenciden yanadır. Sınıfta kalma korkusu olmayan öğrenci her türlü aşırılık ve saygısızlığa girebilerek örgün eğitimi aksatmakta, yalnız kendine değil çevresindeki herkese karşı sorumlu duruma düşmektedir.
Ekonomik olarak ülkemizin her tarafının birbirine eşit olmadığı açıktır. Ülkemizin doğu bölgelerinde yaşayan yurttaşların batı bölgelerde ki yurttaşlar kadar eşit eğitime ulaşma şansı bulunmamaktadır. Bunun güzel bir kanıtı, TSK’nın doğu bölgelerde ücretsiz öss’ye hazırlık kursları vermesidir. İhtiyaç olmadığı sürece yapılacak türden bir çalışma olmadığı açık olan bu uğraş profesyonel bir ordunun mensupları tarafından bilemiyorum ki ne kadar yeterli yerine getirebilmektedir. Büyük şehirlerdeki yaşıtlarıyla eşit rekabet şansı verilmeyen bir gençlikten de her türlü bahane dahilinde bir tepki beklemek yanlış olmaz.
Bunun üstüne şehirli olma, medeni ve gelişime açık olma bilinci aşılanmamış yurttaşların kız çocuklarına eğitim vermekten adeta korkar hali devletin aşması gereken bir başka vakadır. Geleceğin anaları olacak bu gençlerin kendi çocuklarını nasıl yetiştirebileceklerini tahmin etmek oldukça güçtür.
Çözüm Milli Eğitim Bakanlığı’nın, YÖK’ün; aktarılabilir, kalıcı ve yapıcı politikalar geliştirip, değişen hükümetlerin ömürleriyle sınırlı değil uzun vadeli kararlar almasıdır. Eğitimin yönetimi siyasetten sıyrılıp devletin esaslı görevleri arasında kabul görmelidir. Kazanımlar ancak bu şekilde günü kurtarmaktan çıkarılmış geleceğe yöneltilmiş olabilir.
Şüphesiz ki eğitim ulusun hayrına yapılabilecek en iyi yatırımdır.. Bir ulusun geleceğini yetiştirebilmesi, onu ihtiyaç duyacağı donanımlarla yükleyip, aklı hür, vicdanı hür yapabilmesi. Gençlerine öğrenme hevesi – isteği verebilmek. Fakat girişte belirtildiği gibi partiler politikasıyla yönlendirilen bir eğitim hayatı düşünülemez. Bir devlet evlatlarının ayrı biçimlerde, düzenli olarak değişen, bozulan şekilde yetişmesini kabul edemez.
Eğitimde 1924 tarihli eğitim birliği kanunu tamamen bu amaca hizmetle çıkarılmıştır. Bu sayede ülke içindeki yabancı okullar, medreseler, üniversite fakülteleri, mahalle mektepleri, devlet okulları tek bir kurum, amacı ulusal bir eğitim politikası oluşturmak olan Milli Eğitim bakanlığı altında toparlanmış oluyordu. Ardından gelen yenileşme hareketi ve bu hareketin kabul edilebilecek doruk noktası harf devrimi. Umulan; yeni, anlaşılması kolay ve Türkçe’ye daha uygun harflerle eğitim kalitesini ve ivmesini arttırmak, eğitimi memleketin ücra köşelerine kadar ulaştırabilmekti. Bu sayede yaşı geçkince olanlara da yeni harfleri öğretmek için Halk mektepleri kuruldu. Ardından başka bir atılım, Köy Enstitüleri, öğretmen okulları. Ve günümüz üniversitelerinin kurulmaya başlanması.
Fakat bugün bildiğimiz üzere, eski eğitim ışığı, gençleri nitelikli insanlar olarak yetiştirme isteği kalmamıştır. Milli Eğitim’in içindeki ulusal kavramı boşaltılmış, yerine parti politikaları yüklenerek kişilerin çıkarlarına hizmet eden, ve seçim propagandası olan bir araç haline getirilmiştir.
Temel eğitimin ilköğretim adı altında 8 yıla çıkarılması sisteme vurulmuş en büyük darbe olmuştur. Daha önceden 5 yıl olan temel eğitim sonucunda başarılı olup isteği bulunan öğrenciler, ortaokula devam ederek daha kaliteli bir eğitim ortamına kavuşmuş oluyorlardı. Eğitime devam etmek istemeyen öğrencilerse zanaat dallarından birine yönelir o konuda kendilerini geliştirmeye devam ederlerdi. Sonuç itibariyle bir yurttaş olmak için gerekli okuma-yazma, cumhuriyet ilkeleri ve kazanımları, tarih coğrafya, matematik konularında bilgili oluyorlardı. Eğitime devam eden öğrenci, meslek okulları, meslek liseleri, Anadolu liseleri, fen liseleri gibi farklı okul türlerinde kendini hazırlar, yapılan daha doğru çalışan bir sınav sistemiyle üniversiteye yerleşirlerdi.
Fakat gelinen günümüz koşullarında ne yazık ki gerçek eğitim, üniversite sıralarında yapılmaya başlanıyor. Üniversitede mühendislik, fizik, kimya, biyoloji veya matematik seçen bir öğrenci, gelecek eğitiminin mihenk taşı olacak temel matematik, mantık, analitik bilgilerinden yoksun, ezbere ve test yöntemine dayalı bir sınavla sınanıp fakültelere yerleştirilmektedir. Ve sonuç itibariyle üniversiteler istenilen bilim yuvaları olmaktan çıkarılmış basit meslek okullarına dönüştürülmüş olmaktadır.
Bunun daha kötüsü; eğitim sürecince, akla, bilgiye, mantığa dayalı yöntemler izlenmediği için hem geleceğe kaygıyla bakan, hem dünya meselelerine duyarsız, yurttaşlık bilgisi olmayan ve apolitik nesiller ortaya çıkarılmış olmakta. 80 öncesi yıllarda, okullara sızan siyaset ve beraberinde gelen huzursuzluk hala hafızalarda büyük yer etmekte. Bu sebeple tekrar aynı duruma düşüleceğinden korkularak gençlere siyaset tamamıyla yasaklanmaktadır. Geleceğin insanları olan bizler, aramızdan geleceğin yöneticileri, devlet adamlarını çıkaracakken yeterli yetiştirilmemekteyiz. Tercihen TVlerimiz sayesinde bizlere yabancı kültürler, özellikle amerikan toplum hayatı ve yaşayışları pompalanmaktadır. Böylece uyutulan kuşaklar sorgulamadan, körü körüne, medyanın yönlendirdiği yönde koşmaktadırlar.
Eğitimi baltalayan bu zihniyet öğretmen okullarının da amaçsız çalışmasına sebep olmuştur. Eğitimi sağlayacak öğretmenleri yetiştiren öğretmenlere çok büyük işler düştüğü anlaşılan unutulmuş. Yukarıda bahsedildiği gibi yeterli donanıma sahip olmayan öğrenciler üniversitelerin eğitim fakültelerinde öğretmen olarak yetiştirme programlarına tabii tutulmakta fakat anlaşılan yeterli olmamaktadır. Eskiden saygın bir meslek olan öğretmenlik artık öğrencilerin öss sonucunda açıkta kalmamak için seçtikleri bölümler olmuşlardır. Bunun sebeplerinden bir tanesiyse yürürlükte olan disiplin yönetmeliğidir. Yönetmelik tamamıyla başarısız olan öğrenciden yanadır. Sınıfta kalma korkusu olmayan öğrenci her türlü aşırılık ve saygısızlığa girebilerek örgün eğitimi aksatmakta, yalnız kendine değil çevresindeki herkese karşı sorumlu duruma düşmektedir.
Ekonomik olarak ülkemizin her tarafının birbirine eşit olmadığı açıktır. Ülkemizin doğu bölgelerinde yaşayan yurttaşların batı bölgelerde ki yurttaşlar kadar eşit eğitime ulaşma şansı bulunmamaktadır. Bunun güzel bir kanıtı, TSK’nın doğu bölgelerde ücretsiz öss’ye hazırlık kursları vermesidir. İhtiyaç olmadığı sürece yapılacak türden bir çalışma olmadığı açık olan bu uğraş profesyonel bir ordunun mensupları tarafından bilemiyorum ki ne kadar yeterli yerine getirebilmektedir. Büyük şehirlerdeki yaşıtlarıyla eşit rekabet şansı verilmeyen bir gençlikten de her türlü bahane dahilinde bir tepki beklemek yanlış olmaz.
Bunun üstüne şehirli olma, medeni ve gelişime açık olma bilinci aşılanmamış yurttaşların kız çocuklarına eğitim vermekten adeta korkar hali devletin aşması gereken bir başka vakadır. Geleceğin anaları olacak bu gençlerin kendi çocuklarını nasıl yetiştirebileceklerini tahmin etmek oldukça güçtür.
Çözüm Milli Eğitim Bakanlığı’nın, YÖK’ün; aktarılabilir, kalıcı ve yapıcı politikalar geliştirip, değişen hükümetlerin ömürleriyle sınırlı değil uzun vadeli kararlar almasıdır. Eğitimin yönetimi siyasetten sıyrılıp devletin esaslı görevleri arasında kabul görmelidir. Kazanımlar ancak bu şekilde günü kurtarmaktan çıkarılmış geleceğe yöneltilmiş olabilir.
30 Ağustos 2007 Perşembe
Sakal
İnadına mı yapıyorsun ben kestikçe sen uzuyorsun? Amacın yıldırmak beni, vaz geçirmek değil mi? Ellerimi kessem bileklerimden kaybederdim herhalde yaşamayı, ayaklarımdan vaz geçsem topal bir halde sürdürürdüm hayatı. Ama senden vaz geçmek sıkılmak, usanmak mümkün. Ben kestikçe uzuyorsun hemde. Yastığımda yalnızlığımı paylaşmaya çalışıyorsun diyordum. Peki bırakıp giderken, terk ederken beni çok umursamaz davranmıyor musun? Seni beğendiğim halin artık yok. Dostlar arasında alay konusu da ettin bazen, ve öfkeme yenildiğimde seninle uğraştım. Endüstriyel üretimde, tüm bir dünyanın yükünü taşıyan duman arasında, hayallerle boğuşurken ve aklımda yalnız o varken. Yemeklerime ortak, sevdiklerime, tütünüme - alkolüme.
eksik fazla - savaş gerçeği
Dünyada kabul etmemiz gereken korkunç bir savaş gerçeği var. Kurtulamadığımız, pes etmediğimiz, birbirimizi kırmak için adeta yarışırcasına yaptığımız. İnsanlığın henüz üzerinden temizleyemediği ve muhtemel ki çok küçük kesimlerin dışında utanç da duymadığı bir uğraş, savaş. Savaşların tabii ki amaçları, idaresi, sevkıyatı ve uğrunda yapılmasına değer ulusların kabul ettiği sebepler vardır. Fakat bu noktada düşünülmelidir ki bu kime yarar sağlar. Erken zamanlardan itibaren silah tüccarları, ganimet heyecanına kapılmış kumandanlar, gaza yahut haçlı seferleri diye istismar edilen din duygusu bulunmakta. Ve para ve birbirlerinin akrabaları oldukları halde kan akıtarak üstünlük mücadelesine düşmüş krallar, prensler, sultanlar.
Romalılar, duvarları ardında ki dünyayı “medeni” olarak isimlendirmiştiler. Tarafsız bakmak gerekirse ilk gerçek medeniyet hamlesini yapan da onlardı. Suyun idaresini, umumi hamamları, yaygın yol ağını, imparatorluğun her yanına ulaşabilen posta şebekesini, kanunları ve ilkel demokrasiyi geliştirmişlerdi. Yalnız tüm bunları muazzam savaş makineleriyle korumak zorundalardı halklarına karşı. Topraklarının dışıysa sadece fetihlere gebeydi ve o “barbalar” dizginlenmeliydiler. Haliyle tek derdi zenginlik olan bir devlete dönüştüler kazandıkça, kazandıkça.
İspanyollar altın ve toprak için aynı mücadeleyi göze aldılar bin sene sonra romanın çökmesinden. Toprak, soylular için zenginlik ölçeğiydi.
Almanya korku ve baskı yöntemiyle bir polis devlet kurmuştu. Emperyalizmlerini saf ırk oluşturma safsatasıyla perdeleyerek insan değerlerinden uzaklaştılar. Görmedikleriyse, günümüz dünyasında yüzyıllardır hareket halindeki toplumların saflaştırılmasının imkansızlığıydı. Tek yapabilecekleri hastalıkları, yani hastalıklı olanları bertaraf etmek olabilirdi ve yaşanan o acı, karanlık günler, işlenen sayısız insanlık suçu ve kaybolan milyonlarca insan hayatı tek bu amaca hizmet etti denebilir. Ruhumuza onu kınayıp bu şekilde düşünmekten başka hafifletici hiçbir yanı olmadığından.
Ve tüm bu tarih içinde ebedi şefimiz “Savaş zaruri olmadıkça cinayettir” demiştir. Buradaki zaruriyet öncelikle vatan savunmasıydı yani ulusumuzun doğal yaşama alanında hür ve dünyayla eşit yaşama hakkının müdafaası ardından gerekli oldukça sınırlar dışında da dış savunmanın inşasıydı. Fakat bu noktada üzücü bir durumu da dile getirmek lazım. Her hangi bir ulus bir diğerinin vatanını istila etmedikçe özgürlük için savaş zaten düşünülemez. Yani özgürlük için yapacağımız savaş dahi aslında bir başkalarının amaçlarına hizmet etmiş olmaktadır. Bu halde insanın özgürlüğünü savunması dahi silah tüccarlarının, kokuşmuş politikacıların, tüm varlıkları paraya adanmış hırslı kumandanların ve dini istismar etmeye kalkışan insanların çıkarlarınadır. Zaferse istilaya uğrayan halka yarayan yegane kısmıdır. Her yönüyle eksik, yalnızca tehditleri bir süreliğine uzak tutabilecek olarak.
Mustafa Kemal’in de halkına göstermek istediği buydu zaten. Anadolu insanını, yüzyıllarca cehalete terk edip yalnız malına, canına ihtiyaç duydukça ona bakan bir zihniyetin bıraktığı tüm iktisadi, hukuki, askeri, siyasi, kültürel ve bilimsel geri kalmışlıktan kurtarıp, yabancı devletlere verilmiş imtiyazlardan sıyırmaktı. O zaman fark edilmişti ki düşmanı yenmek yolun henüz başıydı. Gerçek ve nihai zafer eğitim ordusu tarafından kazanılacaktı. Onlar ülkenin geleceği olacaklardı.
Şu an içinde bulunduğumuz şartlar dikkatlice incelenmeyi gerektirmeyecek kadar ortadadır. Amaçlanan hedeflere varmak bir şöyle dursun yavaşça tempomuzu kaybederek geri kalmaktayız. Ve günümüz dünyasında devlet terörü olarak bile isimlendirilebilecek şekilde kör milliyetçilik toplumumuza pompalıyor. Şiddet bilinçli ve örgütlü olarak yaygınlaştırılıyor. Ve savaş çığırtkanları aramızda. Bu şekilde davranarak ne yazık ki geleceğimizi bir kez daha ipotek altına almış oluyoruz ve dünya çapında durdurulamaz olarak genişleyen emperyalizmle yüz yüze geliyoruz. Denebilir ki Osmanlının son günlerine geri döndük. Zaman biçmek hata olur fakat bilinmedir ki doğu, derin uykusundan uyanır gibi olduğunda düştüğümüz rehavet bizi tekrar o derin uykuya sokmaktadır.
Romalılar, duvarları ardında ki dünyayı “medeni” olarak isimlendirmiştiler. Tarafsız bakmak gerekirse ilk gerçek medeniyet hamlesini yapan da onlardı. Suyun idaresini, umumi hamamları, yaygın yol ağını, imparatorluğun her yanına ulaşabilen posta şebekesini, kanunları ve ilkel demokrasiyi geliştirmişlerdi. Yalnız tüm bunları muazzam savaş makineleriyle korumak zorundalardı halklarına karşı. Topraklarının dışıysa sadece fetihlere gebeydi ve o “barbalar” dizginlenmeliydiler. Haliyle tek derdi zenginlik olan bir devlete dönüştüler kazandıkça, kazandıkça.
İspanyollar altın ve toprak için aynı mücadeleyi göze aldılar bin sene sonra romanın çökmesinden. Toprak, soylular için zenginlik ölçeğiydi.
Almanya korku ve baskı yöntemiyle bir polis devlet kurmuştu. Emperyalizmlerini saf ırk oluşturma safsatasıyla perdeleyerek insan değerlerinden uzaklaştılar. Görmedikleriyse, günümüz dünyasında yüzyıllardır hareket halindeki toplumların saflaştırılmasının imkansızlığıydı. Tek yapabilecekleri hastalıkları, yani hastalıklı olanları bertaraf etmek olabilirdi ve yaşanan o acı, karanlık günler, işlenen sayısız insanlık suçu ve kaybolan milyonlarca insan hayatı tek bu amaca hizmet etti denebilir. Ruhumuza onu kınayıp bu şekilde düşünmekten başka hafifletici hiçbir yanı olmadığından.
Ve tüm bu tarih içinde ebedi şefimiz “Savaş zaruri olmadıkça cinayettir” demiştir. Buradaki zaruriyet öncelikle vatan savunmasıydı yani ulusumuzun doğal yaşama alanında hür ve dünyayla eşit yaşama hakkının müdafaası ardından gerekli oldukça sınırlar dışında da dış savunmanın inşasıydı. Fakat bu noktada üzücü bir durumu da dile getirmek lazım. Her hangi bir ulus bir diğerinin vatanını istila etmedikçe özgürlük için savaş zaten düşünülemez. Yani özgürlük için yapacağımız savaş dahi aslında bir başkalarının amaçlarına hizmet etmiş olmaktadır. Bu halde insanın özgürlüğünü savunması dahi silah tüccarlarının, kokuşmuş politikacıların, tüm varlıkları paraya adanmış hırslı kumandanların ve dini istismar etmeye kalkışan insanların çıkarlarınadır. Zaferse istilaya uğrayan halka yarayan yegane kısmıdır. Her yönüyle eksik, yalnızca tehditleri bir süreliğine uzak tutabilecek olarak.
Mustafa Kemal’in de halkına göstermek istediği buydu zaten. Anadolu insanını, yüzyıllarca cehalete terk edip yalnız malına, canına ihtiyaç duydukça ona bakan bir zihniyetin bıraktığı tüm iktisadi, hukuki, askeri, siyasi, kültürel ve bilimsel geri kalmışlıktan kurtarıp, yabancı devletlere verilmiş imtiyazlardan sıyırmaktı. O zaman fark edilmişti ki düşmanı yenmek yolun henüz başıydı. Gerçek ve nihai zafer eğitim ordusu tarafından kazanılacaktı. Onlar ülkenin geleceği olacaklardı.
Şu an içinde bulunduğumuz şartlar dikkatlice incelenmeyi gerektirmeyecek kadar ortadadır. Amaçlanan hedeflere varmak bir şöyle dursun yavaşça tempomuzu kaybederek geri kalmaktayız. Ve günümüz dünyasında devlet terörü olarak bile isimlendirilebilecek şekilde kör milliyetçilik toplumumuza pompalıyor. Şiddet bilinçli ve örgütlü olarak yaygınlaştırılıyor. Ve savaş çığırtkanları aramızda. Bu şekilde davranarak ne yazık ki geleceğimizi bir kez daha ipotek altına almış oluyoruz ve dünya çapında durdurulamaz olarak genişleyen emperyalizmle yüz yüze geliyoruz. Denebilir ki Osmanlının son günlerine geri döndük. Zaman biçmek hata olur fakat bilinmedir ki doğu, derin uykusundan uyanır gibi olduğunda düştüğümüz rehavet bizi tekrar o derin uykuya sokmaktadır.
27 Ağustos 2007 Pazartesi
Hal hatır bir yerde
Beni tam olarak tanıyan kaç kişi vardır diye dostları biraz kurcalıyorum. Aklıma tek bir kişi geliyor onunlada komün yaşıyorum zaten. Peki diğer insanlara ulaşmayı bu kadar mı ertelemişim. Ne yazık ki evet. Kendi ufak dünyam şu ana kadar bana oldukça yetti içine istediğim her nesneyi almıştım fakat çok büyük eksikler bırakarak. Biriyle konuşurken bulabileceğim sıcaklıktan yoksun olarak. Erken safhalarında yaşamın sorun yaratmayan son birkaç yıldır yüzeye çıkan durum artık benim için bir vakaa halini aldı. Yalnız ütopik hayallar şu an beni mutlu edecek derdim. Birçok gençlik hayal kırıklıkları da mevcut. Aklım başımda, gönlüm ferah davranmaya alışmıştım fakat...
başlangıç
Ölümün söylenmesi birine ne kadar şaşırtıcıdır. "Üç aylık ömrün kalmış üzgünüm" demek. Ya yarın ölecek olsaydı herhangi biri o zaman gelecek kaygısı duymadan yatağına süzülecek ertesi gün belkide dünyanın en vahşi şeklinde yahut daha romantikce o gece uykusunda nefessiz kalıp ayrılacaktı tüm sığ sorunlarından, bir yerde arınacaktı. İdam mahkumlarının ölümü seçmesine dersiniz. Yahut ötenazi istemelerine. devlet yasaları gereği onu idam cezasına çarpıtırarak amerika gibi "medeni" bir ülkede ötenazi durumunda yapılan şekilde potasyum siyanürle öldürür. Peki mahkum ölümü beklemek istemezse. Ya hastalık varsa bir de onda, devletin mi hastalığın mı erken davranacağını düşünmek o insana verilebilecek en büyük cezalardan biri olmaz mı? Bir diğer haldeyse intihar etmeyi deneyen insanın başarısız olması durumunda kimse onun hakkında soruşturma açmaz ama o insanın ötenazi istemesi yani yasalar gereği bir başkası tarafıdan öldürülmeyi seçmesi tartışma konusu olur. Hem de kilisenin ahlakıyla yürütülen bir tartışma ki o kilise rönesans öncesi kendine karşı gelenleri öldürmüştü mahkemelerinde. 500 yıl kadar önce ötenazi istemek zaten kilisenin onu yargılayıp işini görmesini gerektirirdi sapkınlık gereği. Yani şu an dünyanın yürüdüğü, kürenin döndüğü şekilde ötenazi istemek dahi kişilerin kurumların çıkarları çerçevesinde yapılmakta. Gerçi işin çığrından çıkması damümkün. Cinayet suçundan kurtulmak için ötenazi suçuyla itham etme gibi mümkün olaylara sebebiyet verebilir. Ama kabul etmeliyiz ki insanların gerçek zayıf karnı bu. İnsan olma hakkını kullanıp yaşamak ortadoğuda olduğu gibi yahut özgür olma hakkını kullanıp ölümü seçmek. Seçilen hayat her türüyle özgürlükleri boyacaksa seçim de zorlaşır değil mi? Bu sabah kendime dedim yürüyebiliyorum bu ne büyük ne güzel ne kadar diğerleri için önemsiz şey. Beni tanıyanlar dahi bencillik yapabilirler yanlarında kalmam için bu her ne demekse. Ama sonuçta yürüyebiliyordum tek ve hür.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)